Michelangelo’nun Esareti

Posted on Haziran 9, 2010


Şu anki aklımla bir şeyi öğrenmeyi seçebileceğim bir zamana geri dönsem sadece heykelle uğraşmak isterim. Uzun zamandır içimde var olan bu hissiyat için hiçbir adım atmayışım, bırak heykeli elime bir oyun hamuru alıp ona bile şekil vermeye çalışmayışım ise basiretsizliğin en çıplak göstergesi. Ne yapmak istediğimin bu kadar bilincindeyken bile o yöne doğru kımıldamayışımın önündeki engelse şüphesiz ki benim, varoluşsal nefretim.

Heykel sanatına dair tutku seviyesindeki ilgimin özünde Türkler’in ve doğunun İslam’la bağlantılı olarak heykeli puttan saymaları, heykeli bir sanat olarak hiç bir zaman yüceltmemeleri ve gelişmesine müsaade etmemeleri ile birlikte elbette ki Michelangelo’nun eserleri yatıyor. Aslında Michelangelo, ara sıra gırtlağıma yapışsa da haddini bilmekle sadeleştirebildiğim ataletimin de sebebi. Kim, hangi cüretle Roma, Vincoli’de yer alan San Pietro Kilisesi’ndeki Papa II. Julius’un bazilikasının merkezinde bulunan Musa heykelini gördükten sonra bir eser üretmeye kalkışabilir ki zira? Kim ürettiği bir şeyin mükemmeliyetinden onun kadar emin olabilir ve bu derece sahip çıkabilir? (bkz: konuş musa konuş)

Çok şükür gidip de yerinde görmedim, bu hayranlıkla eminim gördükten hemen sonra stendhal sendromu hasebiyle Roma hastanelerinde derbeder olurdum.

Çocukluğu ve gençliği, her buluşması Atatürk Heykeli merkezli bir şehirde geçmiş biri olarak bu ülkenin heykeli sadece militer kökenli kahramanların anıtları için tercih etmesini ve heykel sanatının gücünün sadece ordunun kahramanlık öykülerine hizmet etmesini manidar buluyorum. Maalesef Türkiye’de Tamer Başoğlu da olsan Atatürk anıtı yapacaksın, Seyit Onbaşı yontacaksın. Başka çare yok. Lâkin Michelangelo’nun durumu da farklı değildi; her ne kadar bunun acısını çektiğini dillendirse de Vatikan’a hizmet etmek, Papa’lara anıt mezar yapmak, Medici’lere sipariş yetiştirmek, katedralleri süslemek zorunda kalmıştı.

Aslen Platon öğretisini benimsemiş bir hümanist olduğu bilinen ve Katolik inancındansa Paganizm’e yakın olan Michelangelo, dine hizmet eden ve Vatikan’ı bu derece güçlü hale getiren sanat eserleri yapmak zorunda kalışının ruhunda yarattığı gerginliği şu sözlerle anlatıyor:

Böyle bir kölelik ve böyle bir kaygı
Böyle bir önyargı ve böyle bir tehlikedir
Ruhum için, burada ilahi heykeller yontmak.”

Bizim tarihimizde iktidarın ve dinin icazet verdiği sanatlardan başkasını yapanlar, arayışta olanlar, toplumda hayranlık yaratan sanatçılar kınanır, sürgüne gönderilir; sesi biraz çok çıkan susturulur, kellesi vurulur. Ancak belli kurallar içerisinde reformist olunabilir. Toplumda coşku yaratan yenilikçi sanatsal girişimlerse hemen sansürlenir. Osmanlı’da sanatçı yaptığı eseri şansı yaver giderse padişaha sunar, padişah beğenirse üç tane, beş tane, bir kese altın verir gönderir. Oysa Roma disiplini sanatçıya sahip çıkar, onu besler, eserlerini sergiler, sanatçıyı kendisi için üretmeye yönlendirir. Zira onun bir tarih ürettiğinin, hayranlık yaratacak, insanları büyüleyecek meyveler verdiğinin bilincindedir. Bugün Michelangelo’nun ya da dönemdaşlarının eserlerinin dinsel motifleriyle Hrıstiyanlığa mal olması, Vatikan’ın onları kimselere bırakmayışı, papaların emirleriyle sergilenmeleri, temizlenmeleri bundandır. Oysa bizim tarihimizdeki; dönemin sanat ve mimari anlayışını değiştirmiş eserler restorasyon adı altında kireçle, alçıyla, uyduruk demirler ve pimapen plastikleriyle anlamsızlaştırılırlar; ‘girişimci’lere 50 yıllığına kiralanır, depolarda çürür ya da kaybolurlar.

Michelangelo’nun boyunduruk altında;  farkında olmakla birlikte acısını çekse de dine hizmet etmesi rahatsız edici olsa bile böylesine bir sanatçının eserlerinin nesillere ve nesillere ilham kaynağı olması açısından önemlidir. Oysa biz sahip çıkmadığımızdan nesillerin eli boştur, bir yeni sanatçıya esin kaynağı olacak, bugüne gururla, el üstünde taşınmış eserler yoktur: mitolojik referanslar, dönemleri birbirine bağlayan geleceğe taşınan ilham kaynakları belirsizleşmiş, eriyip gitmiştir. Zaten gerek de yoktur, türbelerin anlamı yeter.

Bu anlamda 15. yüzyıldan günümüze kadar taşınan eserleriyle sanatsal yaratıcılığı körüklemiş; dışavurumculuğun, sanatsal estetik arayışının ve tabii ki sanattaki rönesansın simgesi olan Michelangelo maalesef ifşa edilmiş yeteneğin boyunduruk altına alınıp sömürülürcesine tüketilişinin de önemli bir örneği. Alternatifinin “keşke bizim tarihimizde de böyle sömürselerdi sanatçıları” olması ise acıklı. Lâkin sanat eserine sahip çıkmayı kültürel değer olarak kavrayamamış insanoğlunun her şeyi yağmalayan ve yok eden yamyamlığına ‘dur’ demek imkânsız; sanatçıyı sömürüp, sanatı kemirerek, güzele meyil ne varsa tüketerek hayatta kalıyorlar sanırım.

Michelangelo papaların sipariş ettiği eserlerine kimi zaman kurnazca kimi zaman açıktan baş döndürücü içselleştirme ve ifade etme gücüyle kendisini, kendi görüşünü katmış, insani zayıflıkları ön plana çıkarmış; kilisenin hoşuna gidecek basit kahramanlık anlarındansa gelenekselden sıyrılıp insanın kendi iç buhranını yansıtan, baktığınızda duygusuyla bütünleşebildiğiniz temsiller yaratmıştır.

Dört senede Sistine Kilisesi’nin tavanına çizdiği Yaratılış Kitabı’ndan dokuz sahne içeren 400 figürün ardından bu sürece dair sözleri eserine kendisini ne kadar kaptırdığının göstergesi:

Dört işkence senesinden, dört yüzden fazla gerçeğinden büyük figürden sonra kendimi Jeremiah kadar yorgun ve yaşlı hissediyordum. Sadece otuz yedi yaşındaydım ama arkadaşlarım yaşlı bir adama döndüğümden beni tanıyamıyorlardı.

Michelangelo’nun eserleri öyledir ki; anatomik detaylarıyla taştan yontulduğuna inanmayı neredeyse imkânsızlaştıran insan vücutları ve zamanı durduran kumaş kıvrımlarına verdiği emek nasıl bu eserleri gerçekleştirme sürecinde kendisini esir aldıysa, kendisine ve hayatına dair biraz bilginiz varsa sizi de aynı şekilde esir alırlar. Hatta yapıldığı günden bu yana sanatçıları, akımları, kültürleri ve dinleri de esir almışlardır. Yapıldığından beri tartışılan, replikasına sahip olmanın bile bir müze için onur kaynağı olduğu Davut heykeli, Freud’un hakkında yıllarca araştırma yaptıktan sonra yazdığı, son büyük yapıtı olan ve ardında büyük tartışmalar bırakan Musa Denen Adam ve Tektanrıcılık kitabının merkezindeki Musa heykeli ve çok direkt olsa da benim için Musa ile birlikte en dokunaklı eseri olan Köle Atlas (Schiavo Atlante) kendisi hakkında biraz fikir sahibi olmak adına ilk bakışta hayranlık uyandıracak eserleri.

Bugün bunları yazmamın sebebiyse, sanki koşullanmış gibi yataktan kalkar kalkmaz elime alıp okumaya başladığım ve bir solukta içtiğim; beni Michelangelo’nun dünyasına sokarak dengemi alt üst eden YKY”nin Sanat/Ressamlar serisinden Begüm Kovulmaz’ın çevirisiyle çıkan Michelangelo kitabı.

Çok sanatsal incelemelerin bulunduğu bir kitap değil aslında, bir biyografi. Gayet de kısa. Fakat içerisinde tarihsel süreci ve yapım öyküleriyle birlikte neredeyse Michelangelo’nun bütün çalışmalarından görseller yer alıyor. Üstelik heykellerinin yanı sıra Michelangelo’nun ağır bir işçilikle ördüğü göreni hayrete düşüren fresklerini ve benim pek bilmediğim mimari çalışmalarından örnekleri de içeriyor.

Kitap, “Yaşamımın rotası fırtınalı denizlerden geçerek, hepimizin geçmiş eylemlerimiz için hesap vermek zorunda kalacağı ana limana, kırılgan botuyla ulaştı. Beni kucaklamak için kollarını açmış olan Kutsal Aşk’a yüzünü dönmüş ruhumu artık ne bir resim ne de bir heykel, sakinleştirebilir.” diyen Michelangelo’yu tanımaya başlamak için birebir. Ama kitap zor geliyorsa Mehmet İlgürel’in Yeni Yüksektepe Dergisi’nde yayınlanan şu yazısı, şiirlerinin de yer aldığı resmi Michelangelo sitesi, Kutsal Aile tablosunun çözümlemesini de içeren şu entry ve tabii ki Wikipedia da faydalı içerikler sunuyorlar. Tabii ki ben kitabı ve serinin diğer kitaplarını tavsiye ediyorum.

Esaretinin farkında olan, köleliği süresince yaptıklarıyla kendisini köleleştiren şeylerin ve düzenin ötesine geçebilen, içinde bulunduğu zamanın şematik kabullerini yıkarak sınırlardan taşan, taşın içindekini gören bu insan hakkında ne zaman bir şeyler okusam değil taşın içini, aynada kendini, bir canlının gözlerindeki naif kırılganlığı, muhtaçlığı ve çaresizliği gizlemeye çalışan yapay özgüveni, gözünün önündeki sahteliği ve sahipsizlik korkusuna değişilen gurursuz kulluğu göremeyen kendime, zehirli bir hastalık gibi yayılıp duran bakarken körlüğe ve şüphesiz herkese daha fazla kızıyorum. ‘Yontabilseydim’ diyorum işte o zaman.

About these ads
Etiketlendi: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,